4 Şubat 2013 Pazartesi

Ardımdan Ağlayan Şehir




Soğuk bir öğleden sonraydı, ben İstanbul da şehirlerarası otobüs terminaline girerken.Mart ayının son günleri.Bundan tam iki yıl önce, İstanbuldan gitmek üzere sırt çantasıyla tekerlekli bavulu yanıma yoldaş edinmiştim.Çok değil, altı saatlik bir yolculuk için beni uğurlamaya hazırlanıyordu İstanbul...
Bu şehri ilk defa terk edişim değildi.Terk etmek ne de kolaydı.Bir bilet demekti gitmek, kaybolmak.Neden ya da nereye gittiğinin bir önemi yoktu.Ama arkada bıraktığın yer İstanbul olunca gitmek biraz hüzünlüydü.Medeniyetlere binlerce sene kucak açmış, ama kendisini her zaman bir şiire saklamış olan İstanbul.Her şiirde benzetildiği gibi şimdide saçları ıslak bir kız gibiydi İstanbul, çünkü yağmur başlamıştı.Bu şehirde dünyaya gelmek ve bu şehrin ara sokaklarında çocuk olmak belki de buradan ayrılmayı zor kılıyordu.Mahallelerinde her memleketten insanın oturduğu bir kültür hazinesiydi ara sokaklar.Bu sokaklarda büyüyen çocuklar ise hayatın kapılarını aralayarak ta içlerine kadar nüfuz eden yaşamın tüm renklerini hissedebiliyordu.Belki bu yüzden İstanbulda her insan biraz şairdir.
İstanbulda birikmiş, asırlardır iyi ve kötüye şahitlik etmiş binlerce olay vardır.Ama hiçbirini anlatmaz İstanbul.Ara sokaklarında yürüyen hafif meşrep kadınlar gibidir ; başına onca felaket gelipte hiç birini kimseye anlatmayıp sadece İstanbul’un boğaz manzarasını seyrederek, kız kulesinde kaybolan kadınlar gibi… Küçükken yollarında top koşturmadığın bir sokağı görünce bile yabancılık çekmezsin… Sanki senin de bir hatıran vardır orda, sanki seninde dizlerinde o sokağın şahit olduğu kabuk bağlamış bir yara izin vardır.Düşe kalka büyümek bu olsa gerek…
Neyse benimde elimde bir bilet duruyor, üzerinde otuz mart Çarşamba iki bin on bir yazılı.Saat bir arabası.Bir de bilette mavi tükenmez kalemle gelişigüzel yazılmış ‘harem’ yazısı var.Sahi otuz mart neydi diyorum kendime.Sanki özel bir gündü bugün.Islak saçlı kem gözlü bir kadına benzetilen şehir, beni kendine has bir günde gönderiyordu.Nisan yağmurlarına daha vardı oysa...

 Bileti montumun cebine koyup, sırt çantamı kendime çekerek kafamı kaldırıyorum.Deminden beri ayakta dikilmemi, dalıp gittiğim düşüncelere şikayet ediyorum.Her yağdığında benden taksit taksit anı çalan yağmuru da… Ben yağmuru seyretmeye ara verip içeri geçiyor, boş bir koltuğa ilişiyorum hemen.Otobüs firmalarının her yazzanesinde olduğu gibi etrafta arabanın gelmesini beklerken oyalanan insanlar var.Benim elimde ise müzik çalar, kulağımda müzikler dolaşıyor.Vakit geçsin diye yanımdaki masanın üstünde duran dergileri karıştırıyorum.Hepsi seyahatlerle ilgili, hepsi reklam dolu.Diğer bir masada bir kitap var, kapağı ilgimi çekiyor.Kitabı elime alıp baktığımda bir şiir kitabı olduğunu anlıyorum.Kitabın basım tarihine bakıyorum, geçen sene.Yazarını ilk defa duyuyorum, zaten günümüz şiir yazarlarını pek bilmem diyorum kendime.Vakit geçsin diye ilk sayfalardan bakıyorum okumaya.Okudukça İstanbul dokularını daha içten hissettiğimi anlıyorum.Bu şiirleri istanbul aşığı biri yazmış olmalı diyorum.Belki de bir istanbul serserisiydi.Kitapta ismini oradan almıştı belki ;Serseriler Karnavalı. Kısa kısa ama çok içten şiirlerin bulunduğu kitabın yarısına geldiğimi, beklediğimiz otobüsün terminale girdiğini söyleyen muavin in sesiyle anladım.Hayatımda hiç bu kadar şiir okumamış olan ben, bu şiirlerden kendimi alamıyordum.Kitabı istemek üzere görevliye seslendim, gerekirse satın alacaktım.Görevli tabi ki alabilirsin tavrıyla duruşunu bozmadan gülümseyerek evet dedi.Otobüsteki yerimi aldım. Elimde sanki herkesin peşinde olduğu hatta bir padişahın getirene altınlar vereceği bir kitap tutuyordum.Cama vuran yağmur taneleri de meraklısıymış gibi melodisine başladı…
Ve ben yol boyu şiirin içindeydim.Kendime bir isim daha arasam adı 'sen' olurdu belki.Bu şiirde her şey vardı sanki… Ben, sen, istanbul ; Ardımdan Ağlayan Şehir.