25 Mayıs 2013 Cumartesi

Bir Öykü'nün Kara Kutusu

Yaş oldu 23, cahit sıtkı'nın  'otuzbeş yaş' şiirini şimdi yazamam belki ama; dostoyevski'nin 'suç ve ceza' adlı romanındaki raskolnikov'un tefeci koca karıyı baltaladığı yaştayım.Ve baltayı kendi kalbime vurarak yaşıyorum.Çünkü her attığında onun adını duyuyorum.Hiç bir şey yapmadan mezar taşı misali bekliyorum.Kabullendikçe, kendi mezarıma toprak atıyorum.Omuzlarımdaki yük kendi tabutumun ağırlığı, bu yüzdendir biraz kamburluğum.Benimkisi, önümde akan dereden karşıya geçmek için suyun durmasını beklemekti, biliyorum.Gerçek dünyada yalnızdım; beraber olamadığımız masmavi okyanus kenarında. Ben de şimdi tüm gerizekalılar gibi yaşıyor taklidi yapacağım.Hüznümü gemilere yükledim; bırak, limanlarına yanaşsınlar.İsteğim, hayaline yol olmaktı fazlası değil.Çünkü bendeki istemek, karnesine teşekkür gelmiş çocuğun değil, teşekkürü bir puanla kaçırmış çocuğun başarısıydı.Şimdi hiç yorulma, yolun uzun ama yol gözünde büyümesin; çünkü yolun sonu hep deniz.Otuz beş yaşımda görüşmek üzere.




23 Mayıs 2013 Perşembe

Medeni Dünya İnsanı & Modern Kölelik


'Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar' (mehmet akif ersoy)

Aslında yazının başlığını birbirinden ayıramadım.İkisi o kadar şık duruyor ve o kadar eş anlamlı ki, bozmak içimden gelmedi.Medeniyet, dünya ve insan; her ne kadar bu çağlara ait görünse de aslında altında yatan kölelik, çokta yeni bir şey olmadığını gösteriyor.Sadece isimleri değişmiş.Kölelik, eski bir kavram olsa da günümüzde tıpkı yeni açılan mağazaların indirim reyonlarındaki gibi süslenerek konmuş önümüze;Modern dünya insanı !
Medeni dünya insanı dedikleri şey, sadece utanç verici rekabetlerin sonucu kazanılmış başarılarıyla övünen ve sonrasında adına insanlık dediği yapmacık iyilikleriyle bir modern var olma çabasıdır.Bunun farkına varan insanlar da haklı olarak yakıp yıkmak isteyebilir her şeyi... Çünkü insan olmanın haysiyetini mahvedip sahte bir dünya oluşturan bu düzenden ve insanlığı bu acınası duruma getirip mükemmeliyetçiliği aşılayan, gün geçtikçe kendi hayallerinde boğulan insanoğluna yapılan bu vahşet dolu yaşam, insanı bu hale getirdi.Reklamlarla saçma sapan dizi-filmlerle beyni yıkanan ve algılarında sadece güçlünün ve kötünün yanında yer alma gayreti aşılanan bu insanlar sadece tadımlık zevkleri yaşayarak hayatta kalmaya, yaşadığını sanmaya devam ediyor.Aslında sadece insanları nefes alabiliyor olmanın ve düşünebiliyor  olmanın kıymetini bilmeden yaşatıyorlar.
Bugün en mutlu görünen bir insan bile kendi içinde bir yalnızlık taşıyor.İnsanlığın kalbine yapılan bütün bu operasyonlar kalabalıklar içinde bir yığın yalnızlık oluşturdu.İnsanlar artık neyden nasıl mutlu olmaları gerektiğini bile bilmiyorlar.Mutluluk öğretilen öğrenilen bir şey haline gelmiş durumda.Gelinen nokta gösteriyor ki, bütün iş ve çalışma yaşamı, hatta okul hayatından itibaren bu yarışsal tutumlar rekabetçi ve hırslı bireylerin oluşmasına sebep oldu.Bu durum beraberinde insanlığı unutmayı ve hata kabul etmeyen robotsal bir yaşamı getirdi.Bu yüzden çok fazla mükemmeliyçiyiz.Her şeyi bilmek isteme çabası içindeyiz.Ve bu yüzden hata yapma korkusuyla yetenekleri törpülenen insanlar var.Her şeyi çok kolay harcanan hale getirdik.Bu da bize her şeyi çok kolay harcama; insanı, emeği bile çok kolay tüketme alışkanlığını getirdi.Aslında anlamların kavramların yerleri bile değişti.İyilik yapmak dediğimiz şeyler aslında olması gereken şeylerdir.Bütün bunlar insanın kendi özünü unutmasıyla gerçekleşiyor.
Reklam bombardımanları insanları ne kadar pompalıyorsa, modern     dünyanın insanı da bu durum karşısında kendi ruhunu baltalıyor.Kendi ruhu bütün bu karmaşanın içinde can çekişirken öte yandan da fiziken yaşamaya çalışıyor.Halbuki ruh, insanlığını yaşadığı müddetçe huzur bulur.Bu kadar adaletsiz ve hezeyan dolu toplumda hiç bir ruh mutlu değildir mutlu olamaz.Olabilen kişi, medeni dünya insanı dedikleri enjekteyi iliklerine kadar yemiş ve artık hiç bişeyden etkilenmeyen; her şeye boş ver diyerek yaşayan, etkisiz bir birey haline gelmiştir.Bu durumda da 'yaşıyorum' demesi, bir ölününkinden farklı değildir.
Karaktersiz tv programlarıyla, insanların karakterlerine nüfuz eden; bozuk, felç olmuş davranış ve tutumlar algılar ilerde daha da önü alınamayan ve devamlı birbirini ezip geçen insan topluluklarının oluşmasına sebep olacaktır.Nasıl ki yeni açılan bir mağaza'nın indirim reyonundaki ürünlerini almaya giderken insanlar birbirlerini ezip geçiyor, işte bu şekilde bir dünya oluşturulmak isteniyor.
Paranın her şeyden üstün geldiği bir dünya, insanları kendi yeteneklerine bakmaksızın istemedikleri işlerde çalışmaya itiyor.Ardından gelen reklamlar sayesinde de yine lazım olmayan eşyalar alıyorlar, her yeri doldurup süslüyorlar.Sade olan hiç bir mekan yok artık.Herşey gösterişli olmak zorunda.Bütün ağaçlar ormanlar gökdelenler için yakılıp yıkılıyor.Yakılıp yıkılan ağaçların yıkılmaması için de kampanyalar başlatan insanoğlu bir kere oturup uğruna dava açtığı o ağaçların gölgesinde bir çay içmişliği yok.Çünkü ağaçların yıkılmasına karşı çıkmak da sistem'e dahildir.Bir mekandaki yeşilliğin ya da bir tabiat güzelliği olan bir yerden istifade edemeyen ölü ruhlar halide geldik.Devamlı beton yığınları arasında, insanlık dışı şeyler kurup on yıl sonrasına göre büyük planlar yapan caniler olduk.Devamlı bitmeyen saatlerce çalışılan mesailer yüzünden sokaktan geçerken bir çiçeğe bile dikkat etmeden üstüne basıp geçtik, ya da güzel bir sabaha uyanıp günün soğukluğuna sövüp saydık.Bütün bunlar asabi bir toplum olmamıza zemin hazırladı.Neden avrupadaki devletler daha dingin daha kozmopolit bir yaşam sürüyor sanıyorsunuz.Onların televizyonları bu kadar cani değil, bu kadar katil değil.İnsanlara devamlı vurdu kırdı filmleri izletilip sonra aynısı sokakta gerçekleşince akşam haberlerinde yine aynı insanlara haber olarak izletmiyorlar.Televizyonun bunda rolü çok büyük.İnternetin de tabi ki.Aslında bir çok şey.Ama iş insanda bitiyor...
İnsan eğer birey olarak gerçekten önündeki seçenekten insan olmayı seçerse bunu yapabilir.İnsan olmanın müşterisi çok az olur.Çünkü değerli şeyler pahalı olur.Balzac'ın da dediği gibi 'dürüstlük pahalı bir mülktür, ucuz insanlarda bulunmaz' eğer kendimizi dürüst hissediyosak ya da dürüst kabul ediyorsak, insan olmanın alternatiflerini aramamız gerek.Şimdiye kadar anlatılan hayat karmaşasından kafamızı kaldırıp kendimize bakabilmemiz için dünyaca ünlü düşünürleri veya yazarları takip etmemiz onların yolundan gitmemiz gerek.Çünkü yüzyıllar önce bu gidişatı o günlerden görüp buna dur diyebilmek için romanlarında eserlerinde anlatan yazarlar var.Dostoyevski 'suç ve ceza' adlı romanın da o yüzyılın rusyasını kendi üslubuyla dile getirdi ve bir şeyler anlatmak istedi.Topluma unutturulan ve görmezden getirilen türk yazarlarımız da var.Cemil Meriç gibi toplumsal yaşamdan bahseden adeta sosyolojik sentezlerle dolu kitaplar da bu günlere ışık tutmak ve bu günü anlamak için var.Çünkü her yazar topluma bir soru sorar.Ayrıca descartes, iyi kitaplar okumayı, konuşma imkanımızın bulunmadığı geçmişteki muhteşem insanlarla sohbet olarak görmüştür.
Günümüzde, insanları belirli kalıpları kullanarak düşünmeleri sağlanıyor.Bunu yıkabilmenin yolu, etkin bir evrensel insanlık anlayışıdır.Bu da etnik köken ayırt etmeden sadece yazarlığından istifade edebileceğimiz insanların kitaplarını okumakla olur.Çabuk tüketilen bilgi toplumunda iyi okumak iyi düşünmek gerek.En değerli bilgimiz, insan olma haysiyetimizdir.Bunu karalamalarına izin vermemeliyiz.Kimse kimseden üstün veya âli değildir.Sabahattin Ali'nin konuyla ilgili güzel bir paragrafı var;”Dünya’nın en basit,en zavallı,hatta en ahmak adamı bile,insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!...Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

27 Mart 2013 Çarşamba

İnsanoğlu'ndan Telgraf


biraz özetlersek ;

çok zengin olmak isteyenler; paranın köpeği çok yiyin birbirinizi.. dünyanın en güzel insanıyla evlenmek isteyenler; istemeye devam edin (başka derdiniz yok zaten).. çıkarları için insanları kullanan ahmaklar; size sonra küfür edicem.. hayatı sadece sosyal statüler üzerinden algılayan yarışçı at arabaları; popüler kültürün besili kölesisiniz devam edin (yeni küfürler sizin için).. hiç bişeyde gözü yok, zaten herşeye geç kalmış adam; sen bi çay söyle de içelim.





15 Mart 2013 Cuma

YALNIZLIK EFENDİ

 'Yıkıldı yolunu bekleyen şehir.Artık gelsen de bir gelmesen de bir'

Bir öğleden sonraydı.Aynı kafede sözleşmiştik.Tuhaf ve ne tesadüftü.Evet tesadüf, sözleşmek söz vermek yoktu hayatlarımızda.Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, kime nasıl bir sevgi beslediğimizden de haberimiz yoktu açıkçası.Adını koyamadığımız duygular bizden bağımsız sokaklarda cirit atıyordu.Mahallenin en yaramaz çocukları gibi yoldan geçen  mazlum insanların umutlarını taşıdığı kâselere çarpıyordu.Anlaşılan olumsuz enerjiyle etrafa yıkım veriyorduk.
Ben erken gelmiştim kafeye.Oysa erken gelmekte geç gelmek kadar kötüdür.Çünkü vakti gelince harcayacağın enerjini yolda tüketmiş olursun.Sonrasına bir boşlukla devam edersin.Bir ilişkiye de erken başlamak, ilerde yaşanacak olan aşka haksızlıkmıydı? Zamanla biriktirilen aşk için takatimiz erkenden tükenirmiydi? Yoksa aşk mı bizi tüketirdi? Sahi biz mi sevgiye hakimdik?
Masada oturuyorum şimdi.Garson az evvel adisyonu açıp söylediğim çayı da not düştü kağıda.Karşımda boş bir sandalye.O kadar boş bir sandalye ki, bendeki yalnızlığa yıllar ekleyebilirdi.Hatta amatör bir senaryonun 12.sahnesinde bu görüntümle yer alsam, filmin adı kesinlikle yalnızlık olurdu.'Yalnızlık Efendi' Çünkü sandalye, zırt bırt yanımdan geçen garsona inat, efendiliğini bozmadan duruyordu.Neden sahne 12 bilmiyorum, masadaki adisyon kağıdının başında yazan seri numaralarından ilk iki sayıları olsa gerek.    
Neler konuşacağımızı hiç bilmiyorum.Daha doğrusu o biliyor ben bilmiyorum.O bana hep gündelik konulardan bahsederdi ben de onu sonsuza dek dinlemek için, sürekli yeni harfler bulmak isterdim.Aslında o bana kızgın çöldeki kum teneleriydi, ben ona neydim onu da bilmiyordum.Ya da korktuğumdan bilmek istemiyordum.Ama nasıl yakışıyordu kelimeler ona.Saçlarına, gözlerine, şiir gibiydi.Şair olsa anlatamazdı, çıkamazdı işin içinden.Benim ona sevgimi anlatamadığım gibi şiiri yüzüne gözüne bulaştırırdı.Ama bilse ne olacaktı, gerçi onun için burdaydım.Belki de anlamıştır çoktan anlamıştır.Anlamasını da beklemek çok şey istemekti.Ama sevgi doğaçlama olmalıydı.Biz kimseye benzememeliydik.Bizimkisi insanlara göre kaybetmekte olsa, biz beraber kaybolsaydık.Her gün insanların öldüğü korkunç dünyada, yolda yürürken korkmadan yere de tükürebilseydik.Belki dünyaya tükürürdük ama bizim sevgimiz dünyayı güzelleştirmeye yetmeliydi.Dünya dediğin ne ki, sen ve ben.Biz güzelleşsek belki de dünya da güzelleşirdi.En azından yalan da olsa biz öyle görürdük.Şair belki anlatamazdı seni ama fuzuli der ki, Ger derse fuzuli güzellerde vefa var, Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.Şairler de biliyordu gerçeği.Bir yazar da,"Aşıklar kibirli olur" demiş şair. Sevdiklerini fethedilmiş bir kale gibi görmeye kalkarlar. Bense hayat boyu susmaya razıyım, o kibiri gözlerinde görmektense.O bunları bilmiyordu tabi, ama anlatınca anlarmıydı ki?  O diyorum çünkü hiç adını sormamıştım.Gerek duymamıştım belkide.Çünkü sevginin adı bende hep Leyla'ydı zaten.Benim adım neydi onu görünce unuttum.Adım onun adının yanında olsaydı bilirdim bende adımı ve anlardım kim olduğumu.Belki bir gün açar bu ellerimdeki kelepçeyi diye düşündüm.Ama özgür olmak isteyen kim.Asıl özgürlük onun kalbinde yer etmekti.Çünkü orası bu dünyadan daha büyük bir yerdi.Benim istediğim, ellerimdeki kelepçenin birini söküp kendi eline takmasıydı. 
İşte geldi o, masaların arasından oturduğum masaya yaklaşıyordu.Beyaz güneş gözlükleriyle başını biraz yukarı kaldırarak yürürken, saçları omuzlarına düşüyordu.Onu tasvir etmek istemedim içimden, ama şöyle söyliyim; masama yaklaştıkça bir masalın en heyecanlı yerinden çıkıp geldiği belliydi.En güzel haliyle, başka bir hali yoktu zaten.
Masaya oturur oturmaz selamlaştık.Biraz havadan sudan konuştu benimle.Heyecanla arkadaşlarından ordan burdan bahsederken bölmek istemedim, dinliyordum.Bana bakarken birden başını kaldırdı ve arkamdan geçen garsona sipariş vermek için öyle bir elini kaldırdı ki, ben kalkıp kendisine 'buyrun ne alırdınız demek istedim'
Çayları içtik, sıcak ve içtendi.Şimdi konuşmak istedim.Ama sonra bir vazgeçer gibi oldum. Kafamdaki cümlelerin sonunda duran kelimenin son harfine, domino etkisi yaratacak bir tekme atmak istiyordum.Bütün hayalleri yıkarcasına ilk cümleye kadar hepsini devirmek için. 'Asıl Ben' konuşmaya başladım.Ne olduysa ondan sonra oldu..
Ben ona 'senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay' dedim.O bana iş görüşmesine gelen bir adama bakar gibi 'senin için üzgünüm' dedi.'Ve hayatta olabilir böyle şeyler' dedi.Her tarafı yıkıp dağıtsa bu kadar olmazdı.Yıllarca uzaktan seyrettiğin karlı dağlardaki karın büyüyerek üzerime geldiğini düşündüm.Yüzüm üşüdü.Bu kadar önemli bir konuyu sanki ona çay değilde kahve mi içsek demişim gibi ondan karşılık almak, en acılı anlardı;anlaşılamamak. Sonra ben ona 'bir gün ellerini ellerimde bulsaydım, güzellik şahikası gülümserdi yüzüme' dedim.Anlamadı, ve masadan öyle bir kalkıp gitti ki; kendimi kül tablasının altındaki yarım artısı olan adisyon kağıdı gibi hissettim.Yuvarlanarak gelen kar topuna doğru koştum.Ben koştukça o küçüldü gözümde, sonra çarpıştık.Çok soğukla çok sıcak su içtikten sonra ağızda ağrı yapan diş gibi hissettim kendimi.Ve o giderken arkasından bakakaldım.'Bakakalma' kelimesindeki sadece iki k harflerinden nefret ettim.Bir daha kullanmak istemedim o kelimeyi.Önümdeki masaörtüsünden de nefret ettim.Yan masada duran bir tarafı ezilmiş sigara paketinden de ve adisyonun ilk iki seri numara sayısından da nefret ettim.Perşembelerden de.Bugün çarşambaydı ama ben perşembelerden nefret ettim.Çünkü yarın hiçbişeyin değişmediği bir güne uyanacaktım.

Ona keşke gitmeden deseydim, sen gelmeden biz daha iyiydik sen(in)le.Çünkü insan beklemeye o kadar alışır ki, neye kime umut beslediğini unutur.Artık kendine edindiği bu derde aşıktır kim bilir, Mecnun gibi.


Şairin de dediği gibi ; Bir derdim var, bin dermana değişmem.


Sonra sigaramı dolmuş kül tablasına basıp, 'iyi ki bugün de gelmedi' diyerek kalktım masadan.

8 Mart 2013 Cuma

Genç Senarist Burak Aksak'tan Bir Retro Klasiği

 Babam öldüğünde Beşiktaş’ı bırakıp sigaraya başladım.

O zamanlar pembe panjurlu, siyah beyaz perdeleri olan evimizde “tüp” patlamamış, ortalık enkaz yerine dönmemişti henüz. Gerçi o zamanlar da beşiktaş demek, acı çekmek demekti benim için. Pazartesi günü okula gitmek istemeyişlerim de hep beşiktaş yüzündendi zaten. Pazar günü oynanacak derbi için, cuma günü istiklal marşından önce tokat atmasına iddiaya girilirdi. Pazartesi sabahları ne tokatlar yedim arkadaş. Ey üçüncü sınıftaki sıra arkadaşım Engin, anam babam öyle vurmadı lan bana, it. Bugün hala açıköğretim’den tek dersim kalmışsa bunun bir sorumlusu beşiktaş, diğer sorumlusu da sıra arkadaşım Engin’dir.

O zamanlar, insanların en fazla mahalle bakkalına borcu olurdu. Birbirlerinden borç istemeye çekinen adamlar vardı. En ufak dedikodu fırsatını bile kaçırmayan, terlikleri ayaklarından çok ellerine yakışan anneler vardı. Bir de mahallenin çocukları vardı. Bizim mahallede bir Recep vardı mesela. Aşağı mahalledeki çocuklar dövmüştü bunu da taşla sopayla kavgaya gitmiştik. Kanını yerde komamıştık Recep’in. ertesi hafta da ben dövmüştüm Recep’i. Dayak arsızı bir çocuktu zannımca. neyse…

Gün geçtikçe bankalar çoğaldı. Bankalar çoğaldıkça, bakkallar kapandı. Bakkala borcu olan insanlar, bankalara borçlanmaya başladı. Anneler gizli bir barış antlaşması imzalamış gibi indirdiler terliklerini. Mahallenin çocukları artık birer banka müşterisi olmuştu. Bununla beraber “beşiktaş’ın çocuğu” diye çağırılan topçular gitti, yerine “profesyonel futbolcu” diye bir şey geldi. Tokat atmasına girilen iddialar, büyük paraların döndüğü bir naneye dönüştü. E sonuçta hepimiz birer banka müşterisiyiz. Her şey para üzerinden dönmeli. Yoksa bırak futbolu, nefes alıyor olmanın bile bir anlamı yok onlar için. Onlar dediğim kişiler kimdir, tam olarak bilmiyorum  ama düne kadar umurlarında bile olmadığım bankalar, bugün özel hayat sigortası yaptırmak için telefon açıp duruyorlar. Ama özel hayat sigortası da lazım tabi. Çünkü bugün dayak yesem, yarın kimse aşağı mahalleye gelmez benimle, elinde taşıyla sopasıyla.

Artık kimse ince bir sesle “feda” demeyecek. En fazla yıllık ücretinde indirime gidecektir. Böylesi bol sıfırlı bir dünyada Şeref Bey’in fedası da, Metin Oktay’ın tacı da, Lefter’in çubuklu forması da hepimize emanet. Bir daha gelmeyecek onlardan, sahip çıkmak gerek. Her şeye rağmen babamın beşiktaşlılığı da bana emanet tabi. Sanırım artık sigarayı bırakmak gerek.

4 Şubat 2013 Pazartesi

Ardımdan Ağlayan Şehir




Soğuk bir öğleden sonraydı, ben İstanbul da şehirlerarası otobüs terminaline girerken.Mart ayının son günleri.Bundan tam iki yıl önce, İstanbuldan gitmek üzere sırt çantasıyla tekerlekli bavulu yanıma yoldaş edinmiştim.Çok değil, altı saatlik bir yolculuk için beni uğurlamaya hazırlanıyordu İstanbul...
Bu şehri ilk defa terk edişim değildi.Terk etmek ne de kolaydı.Bir bilet demekti gitmek, kaybolmak.Neden ya da nereye gittiğinin bir önemi yoktu.Ama arkada bıraktığın yer İstanbul olunca gitmek biraz hüzünlüydü.Medeniyetlere binlerce sene kucak açmış, ama kendisini her zaman bir şiire saklamış olan İstanbul.Her şiirde benzetildiği gibi şimdide saçları ıslak bir kız gibiydi İstanbul, çünkü yağmur başlamıştı.Bu şehirde dünyaya gelmek ve bu şehrin ara sokaklarında çocuk olmak belki de buradan ayrılmayı zor kılıyordu.Mahallelerinde her memleketten insanın oturduğu bir kültür hazinesiydi ara sokaklar.Bu sokaklarda büyüyen çocuklar ise hayatın kapılarını aralayarak ta içlerine kadar nüfuz eden yaşamın tüm renklerini hissedebiliyordu.Belki bu yüzden İstanbulda her insan biraz şairdir.
İstanbulda birikmiş, asırlardır iyi ve kötüye şahitlik etmiş binlerce olay vardır.Ama hiçbirini anlatmaz İstanbul.Ara sokaklarında yürüyen hafif meşrep kadınlar gibidir ; başına onca felaket gelipte hiç birini kimseye anlatmayıp sadece İstanbul’un boğaz manzarasını seyrederek, kız kulesinde kaybolan kadınlar gibi… Küçükken yollarında top koşturmadığın bir sokağı görünce bile yabancılık çekmezsin… Sanki senin de bir hatıran vardır orda, sanki seninde dizlerinde o sokağın şahit olduğu kabuk bağlamış bir yara izin vardır.Düşe kalka büyümek bu olsa gerek…
Neyse benimde elimde bir bilet duruyor, üzerinde otuz mart Çarşamba iki bin on bir yazılı.Saat bir arabası.Bir de bilette mavi tükenmez kalemle gelişigüzel yazılmış ‘harem’ yazısı var.Sahi otuz mart neydi diyorum kendime.Sanki özel bir gündü bugün.Islak saçlı kem gözlü bir kadına benzetilen şehir, beni kendine has bir günde gönderiyordu.Nisan yağmurlarına daha vardı oysa...

 Bileti montumun cebine koyup, sırt çantamı kendime çekerek kafamı kaldırıyorum.Deminden beri ayakta dikilmemi, dalıp gittiğim düşüncelere şikayet ediyorum.Her yağdığında benden taksit taksit anı çalan yağmuru da… Ben yağmuru seyretmeye ara verip içeri geçiyor, boş bir koltuğa ilişiyorum hemen.Otobüs firmalarının her yazzanesinde olduğu gibi etrafta arabanın gelmesini beklerken oyalanan insanlar var.Benim elimde ise müzik çalar, kulağımda müzikler dolaşıyor.Vakit geçsin diye yanımdaki masanın üstünde duran dergileri karıştırıyorum.Hepsi seyahatlerle ilgili, hepsi reklam dolu.Diğer bir masada bir kitap var, kapağı ilgimi çekiyor.Kitabı elime alıp baktığımda bir şiir kitabı olduğunu anlıyorum.Kitabın basım tarihine bakıyorum, geçen sene.Yazarını ilk defa duyuyorum, zaten günümüz şiir yazarlarını pek bilmem diyorum kendime.Vakit geçsin diye ilk sayfalardan bakıyorum okumaya.Okudukça İstanbul dokularını daha içten hissettiğimi anlıyorum.Bu şiirleri istanbul aşığı biri yazmış olmalı diyorum.Belki de bir istanbul serserisiydi.Kitapta ismini oradan almıştı belki ;Serseriler Karnavalı. Kısa kısa ama çok içten şiirlerin bulunduğu kitabın yarısına geldiğimi, beklediğimiz otobüsün terminale girdiğini söyleyen muavin in sesiyle anladım.Hayatımda hiç bu kadar şiir okumamış olan ben, bu şiirlerden kendimi alamıyordum.Kitabı istemek üzere görevliye seslendim, gerekirse satın alacaktım.Görevli tabi ki alabilirsin tavrıyla duruşunu bozmadan gülümseyerek evet dedi.Otobüsteki yerimi aldım. Elimde sanki herkesin peşinde olduğu hatta bir padişahın getirene altınlar vereceği bir kitap tutuyordum.Cama vuran yağmur taneleri de meraklısıymış gibi melodisine başladı…
Ve ben yol boyu şiirin içindeydim.Kendime bir isim daha arasam adı 'sen' olurdu belki.Bu şiirde her şey vardı sanki… Ben, sen, istanbul ; Ardımdan Ağlayan Şehir. 

29 Ocak 2013 Salı

Şimdi Gönlüm Akşam Pazarı



Şimdi gönlüm akşam pazarı, soğuk ve yağmurlu. Pazar tezgahlarını aydınlatan, üzeri pembe mavi folyoyla kaplanmış yanan ışıklar gibi. Her yerde bir telaş var şimdi… Gündüz özenle dizilen elmalar ; domatesler, limonlar, patatesler şimdi talan olmuş kimisi yerlerde kimisi tekrar toplanmayı bekliyor, dağılmış orta yerde. Şimdi bir çığlık ve yaygara hakim pazara, yağan yağmura inat, botlar var herkesin ayağında; ayaz ise en ücra köşelerde bile hissettiriyor kendini ve şimdi ‘Pazar’ bile üşüyor, ben üşüyorum.Pazar yeri bir sokak bir hol… Pazarın dışındaki her yer karanlık.Karışık meyve kokuları arasında pazarın içine doğru ilerlerken tepemizde pazar boyu devam eden brandalar… Brandalar ıslak.Yağmur tanelerinin brandaya tıp tıp vurması yürümenin ritmini tutuyor adeta.Ama brandaya çarpan her yağmur damlası kendini ayırt ediyor ortamdaki zengin gürültüden… Hava bir hayli kasvetli ve deminden beri ellerimizi soğutmayla meşgul olan rüzgar, şimdi yüzümüzü okşuyor bende buradayım dercesine.Ama çok konuşmuyor kimse, her şey tezgahlardaki meyveler gibi az ve öz şimdi. Herkes anlık hareket ediyor, sanki herkesin acelesi var ; sanki herkes kaçıyor bir şeylerden..  
Tezgahların aydınlatılması için yanan ışıklara telaşla yardım eden jeneratörün sesi, şimdi çalışan kamyonun sesine karıştı.Işıklar hala aynı, jeneratör sustu gibi. Rüzgar ise aynı deminde, kendi halinde.Pazarcıların bağrışmalarındaki fonu üstlenen jeneratör, az önce çalışan kamyonun durmasıyla tekrar sesini duyuruyor tüm tezgahlarına pazarın.Arada bir yere düşen demir boruları ise sertlikten gem vururcasına ortamın çetin şartlarını yineletiyor.
 Rüzgara yağmura ve soğuğa aldırış etmeden dolaşan insanlar var pazarda, tek ve son ümitlerini şimdi harcıyorlar.Hayatlarına baharın hiçbir zaman girmediği insanlar hep aynı mevsimdeler.Ama şimdi mevsimlerden akşam pazarı… Dağılmış tezgahlarda meyve seçerken; evden çıkmadan tezgahtan beklentilerini askıya almış ve o askıdan da yalnızca montunu alıp çıkmışlardı dışarı.Ne götürürse kârdı. Şimdi pazar kendisinden beklentileri olmayanlar içindi.Tam da ona göre hazırlamıştı kendini.Tek başına pazara çıkmış kadınlar çoğunlukta ve hepsinin aklı evde altı yanan yemekte.Kendini evden aşırmış çocuklar ise anneleriyle akşam pazarına dahil oluyorlar şimdi…
Beklentilerini askıya alamayanlarda pazarda görünüyor şimdi. Tüm umutlarını kartonlara doldurup denize atmış gibiler. Şimdi her yerde karton aramaktalar, akşam pazarı onlar için bir umut, umut ise onlar için karton demekti. Çünkü onlar beklentilerini askıya alacak askıları olmayanlardı.
Görevi bitmiş gibi durdu yağmur. Ama her yer ıslak ve soğuk şimdi.Herkesin elinde poşetler yürüyorlar. Tezgahların önü arkası belli değil,etrafında dönenler var.Bir de tezgahların altında bir oradan bir oraya kaçan umutlarını tezgahtan yere düşenlerde arayan kediler var.Köpekler biraz ileride her yerin sakinleşmesini beklemeye dalmışlar.Yere düşmeden ayıklanıp kasalara kaldırılanların yanında, tezgahta atılmayı bir işe yaramayı bekleyen tek tük meyveler de var. Bir tanesi var ki;  hiç bir işe yaramadan gün boyu bekleyip kimsenin poşetine girememiş, toplanan tezgahta kasalarda yerini alamamış ve şimdi yere bile düşmemiş yapayalnız tek bir domates var..
Gün boyu, özenle yaptığı cam kapakları olan el arabasıyla simit pohaça satan adam şimdi çıktı pazardan, el arabası boştu.Ne de olsa umutlarını el arabasında taşıyordu.
Toplanan tezgahların yerini, ezilmiş çürümüş meyveler ve kartonlar aldı.Kamyonlara doldurulan kasaların içi rahat, kamyonlar çalıştı ve her yerden kamyon sesi taştı ara sokaklara.Brandalar toplanınca apartmanlarda yanan ışıklar görüldü,içinde yanmak üzere florasan lamba olan bir dairenin penceresine ışık gelip giderek yandı ve şimdi tüm pencereler aynı, ışıklar sanki sokak lambalarına destekti şimdi…
Poşetlere girememiş, kasalardan yana yasaklı ve tezgahtan geç düştüğü için kedilerle bile merhabalaşmadan çöp kamyonunu bekleyen domates şimdi gerçekten yapayalnız.Üstüne basılmanın değil yapayalnız bir çöp olmanın burukluğu vardı şimdi, o ezilen yerinde.Onu toplamaya gelen çöpçüler bile şanslıydı ondan, en azından bir süpürgesi vardı ve bir umuda sahipti.Şimdi kimse yok sokakta, az önceki kargaşadan, meyve kokularından ve yanan ışıklardan eser kalmamıştı. Herkes gitmişti. Balkonlardan sokağa fırlatılan içi dolu çöp poşetlerinin yere çarpmasıyla ürktü. Ve  bir sokak lambasının altında, çöp olmanın yalnızlığını balkonlara bakarak paylaşırken; çiselmeye başlayan yağmur tanelerinin arasından titreyerek yaklaşan bir kıvılcımı gördü.Önüne düşen izmarit’in kırmızı sarı ışığına bakarak kayboldu.
Ve şimdi gönlüm akşam pazarı, herkesin uzanabildiği… Her tezgahta bir parça umut, her akşam pazarındaki yanan ışıklar gibi loş… Her hatıra kadar masum… Herkes kadar yalnız.



19 Ocak 2013 Cumartesi

MONOTONLUK MARATONU

Günün en güzel ânı, belki de sabahın ilk ışıklarıdır.Soğuk bir gün, soğuk bir sabah.Yatağından kalkan herkesindir bu gün, hem de hiç ücret ödemeden herkese bedava; herkesi kucaklayan güne, merhaba..

Tek tük apartman pencelerinde ışıklar açık ve İstanbulun betonarme sokaklarındaki bazı ağaçlarda geceden kalma kuşlar uğultulara başladı… Sokaklardaki soğuk, evlerin dışarıya açılan her kapısından içeri taşıyor; sabah soğuğu başkadır ve her mevsim aynıdır.Nedeni soğuktanmış gibi rüzgarın yerde sürüklediği bir gazete kağıdının sesi duyuluyor, sapasakin sokakta. Bir anda tüm binaların arasından yankılanarak gelen kepenk sesleri duyuluyor ve az sonra bir kedi sokağın bir ucundan diğer ucuna aheste aheste yürüyor.  İşe yetişmek üzere olan bir kamyon aniden beliriyor sokağın ortasında, az önce yerde sürüklenen gazete kağıdının üzerinden geçerken tekerleğindeki çamurla yapıştırıveriyor kağıdı asfalta. Bir demir kapı sesiyle irkiliyor ağaçlardaki kuşlar ve ardından topuklu ayakkabı sesleri ‘tik tak tok tok tik tok’ tonlamalarıyla sanki evde yalnız yaşayıp ne yapsa duyulan ve yaptığından kendi de rahatsızlık duyarmışcasına hareket eden bir kadın yürüyor… Bir iki tane kuş akşamdan ekmek tanesi silkelenen yere hızla inerek kahvaltılarına başladılar bile.Kuşları seyre dalan kadının önüne hızla bir araba yanaşıyor, gelen servise nayif bir şekilde binen kadın ; araba kalkarken camdan kuşları seyretmeye devam ediyor… Sanki sokaktan hiç ayrılmak istemedi, o sakinliğe o dinginliğe kuşların ekmek kırıntıları arasındaki sessizliğe adeta hayran kaldı.Belki hiç fark etmedi o sakin sessizliği, hiç farkına varmadı şehrin anbean kovalamacasından gürültüsünden sürekli bir seyir halinde olmaktan başını kaldıramamıştı.Şimdi ise sokaktan uzaklaşırken günün o anındaki dinginliğe hayran yol almaya başladı..
Geride kalan sokak, şimdi bir ilkokul öğrencisini evden okula yollamaya hazırlanıyor.Beslenme çantasına konmak üzere haşlanmış yumurta kokusu, apartmanın ikinci katındaki mutfak kapısından geldiği aşikardı. O sırada işe gitmek üzere hızlı adımlarla yürüyen deri ceketli bir adam kahvaltı yapmadan yaktığı sigarasından çekerken tamda yumurta haşlanan evin penceresinin önünden geçiryordu.Kokuyu almasına rağmen önemsemedi, ama bilinçaltı bir an önce kahvaltılık bir şeyler alması gerektiğini anımsattı.Sokakta her şey çok netti, bir iki ağacın yapraklarından gelen geceden kalma yağmur kokusu,bunun dışında sokak ve şehir hiç kokuyordu; sanki geceden havalansın diye kapısı sabaha kadar açık bırakılmış bir oda gibi, tertemiz ve mis. Bazı kokular yayılmaya başladı sokağa ;  penceresi açık mutfaklardan gelen patates ve yumurta kokuları ayrıca kahvaltının melodisi haline gelen çaykaşığı sesleri ve giderek artan şehir sesleri… Uyanan insanlar; yolları, arabaları, yerleri kullanacak insanlar; belki yalan söyleyecek belki kötülük edecek belki de iyilik için uyanan insanlar... En çoğu da işe gitmek için uyananlar. İş için evet, en büyük yarış için.Belki patronuna bir gün daha tahammül etmek üzere olanlar, ya da bir gün daha işçilerine eziyet etmek için uyananlar, belki de terfi için insanlar üzerinden patronlarına bir gün daha yamanmaya çalışacak olanlar.Evden çıkarken katiyen unutulmayıp yüzlere takılan maskeler.Kimselere söylenemeyen hatalar ve yanlışları da hatta yalanları da uyanır uyanmaz yanlarına alanlar… Önceki gün kendilerine verilen son şansı iyi değerlendirmek için bu güne umutla bakanlar, yarım kalan planlarına kaldıkları yerden devam etmek üzere yola koyulanlar, sabahlara kadar sınavlara çalışıp sınıf birincisi olmak için yola çıkanlar, metrolarda minbüslerde ve okul servislerinde camdan dışarı bakarken geç kalınmış hep ertelenmiş planlarını düşünenler, işyerine isteksizce gidip patrona yalancı bir gülüş satanlar, yaşamak adına yapmak zorunda oldukları şeyleri kendi yeteneklerine tercih edip hayalleri iyice törpülenenler,  her geçen gün biraz daha kaybolanlar ve hayattan saniye saniye silinenler… Hepsi günün en masum vakti olan güzel bir sabahı mahvetmek üzere uyanmışlardı artık.İnsana verilen güzel bir günü hırs ve öfkeleriyle mahvedecek ; havayı doğayı kirletecek ve yaşanacak kargaşadan en çokta koca gün etkilenecekti.Öğleye ve akşama doğru ne sabahın temiz kokusu ne de gerçekçiliği kalacaktı. Sabahın soğuk ama insanı içine çeken sıcaklığı kalacaktı… Yapılacak olan maraton, tozu dumana katıp akşama teslim edecekti karanlığın körpe ellerine…

 Sokaktaki sesler şehirdeki sesler yavaş yavaş artmaya başlamıştı.Bir süre önce sokağı dolduran kepenk seslerinin geldiği dükkanlarda sabah temizliği yapılmıştı.Şehir uyanmıştı artık, ve YARIŞ başlamıştı; dünkü bıraktıkları yerden. Bir sonraki sabah görüşmek üzere, şimdilik GÜNAYDIN!..             
          

8 Ocak 2013 Salı

Atlar Yarıştırılmasın Artık Öğrenciler Ne Güne Duruyor


Haberin var mı? Yar yar !
Türkiye'nin eğitim sistemine bağlı atlar mevkii’nde dün gece sa’at 03:06 sularında meydana gelen olayda bir öğrenci hayatına yazık etti.Yapılan ihbarın ardından olay yerine giden ekiplerin karşılaştıkları manzara 'işler açısı'ydı.
Edinilen bilgiye göre, farazi bilimler fakültesinde okuyan A.T bütün gece sabaha kadar çalışıp sınıf birincisi olmak istiyordu.Arkadaşlarının ısrarlarına aldırış etmeyen A.T sonuna kadar sürdürmek istediği bu yarıştan erken terhis oldu.Evde kalan diğer arkadaşlarının ifadelerine de yer veren emniyet,A.T'nin arkadaşı E.A şunları kaydetti ; ‘’çok fazla ders çalışıyordu devamlı final deyip sinirden gülüyordu ve bir türlü normal hayata adapte olamıyordu ayrıca A.T finallerden bu yana bize devamlı koşmak istediğini söylüyordu.Ne zaman bakkala gitse çok çabuk geliyordu, bizde bu yüzden ekmek almaya hep onu yollardık.’’
Olay yerine giden polisin yaşadıkları ise şöyleydi ; Bir öğrenci evinde meydana gelen olay, ders çalışma masasına kenetlenmiş bir öğrenci, içerde kıpırdamadan duruyor.Olay yerinde yapılan ilk müdahalenin ardından rahatsızlığın sebebi ortaya çıktı ; ’soru’nun yetmezliği!’ .Hastalığın sebebini duyan polislerden biri duruma sinirlenerek orada hazır bulunan bir kürekle gencin ağzına vurarak ‘eğitime destek’ verdi.Ağzı hoşaf olan genç masasındaki notları göstermeye çalışarak bir şeyler mırıldanıyordu.Hâlâ’’notlarıma iyi bakın’’diyen gence bir eğitime destekte bu sefer komiserden kürekle geldi.
Yetkililerin yaptığı açıklamada, öğrencilerin at gibi yarıştırılmasına tepki gösterenlere karşı çıkarak Avrupa daki okullar örnek gösterildi.Son olarak bakanlık müsteşarının ‘seneye sınavları tek ayak yapıcam lan’ dediği kaydedildi.Bundan böyle üniversite girişlerine de ‘notunu düşüren kahraman olamaz’ yazısının asılacağını ve girişe de at heykeli diktireceğini açıkladı.

 At tv nin katkılarıyla hazırlanan attan al haberi sona ermiştir.iletişim için 
adres ; Atlararası milli eğitim bakanlığı, at boyu caddesi, atarlar sokak, athisar iş hanı, atlagel baytar a.ş clock at 8.20 de..
Merkez, ganyan bayii karşısı Ata Merkez