27 Mart 2013 Çarşamba
İnsanoğlu'ndan Telgraf
biraz özetlersek ;
çok zengin olmak isteyenler; paranın köpeği çok yiyin birbirinizi.. dünyanın en güzel insanıyla evlenmek isteyenler; istemeye devam edin (başka derdiniz yok zaten).. çıkarları için insanları kullanan ahmaklar; size sonra küfür edicem.. hayatı sadece sosyal statüler üzerinden algılayan yarışçı at arabaları; popüler kültürün besili kölesisiniz devam edin (yeni küfürler sizin için).. hiç bişeyde gözü yok, zaten herşeye geç kalmış adam; sen bi çay söyle de içelim.
15 Mart 2013 Cuma
YALNIZLIK EFENDİ
'Yıkıldı yolunu bekleyen şehir.Artık gelsen de bir gelmesen de bir'
Bir öğleden sonraydı.Aynı kafede sözleşmiştik.Tuhaf ve ne tesadüftü.Evet tesadüf, sözleşmek söz vermek yoktu hayatlarımızda.Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, kime nasıl bir sevgi beslediğimizden de haberimiz yoktu açıkçası.Adını koyamadığımız duygular bizden bağımsız sokaklarda cirit atıyordu.Mahallenin en yaramaz çocukları gibi yoldan geçen mazlum insanların umutlarını taşıdığı kâselere çarpıyordu.Anlaşılan olumsuz enerjiyle etrafa yıkım veriyorduk.
Ben erken gelmiştim kafeye.Oysa erken gelmekte geç gelmek kadar kötüdür.Çünkü vakti gelince harcayacağın enerjini yolda tüketmiş olursun.Sonrasına bir boşlukla devam edersin.Bir ilişkiye de erken başlamak, ilerde yaşanacak olan aşka haksızlıkmıydı? Zamanla biriktirilen aşk için takatimiz erkenden tükenirmiydi? Yoksa aşk mı bizi tüketirdi? Sahi biz mi sevgiye hakimdik?
Masada oturuyorum şimdi.Garson az evvel adisyonu açıp söylediğim çayı da not düştü kağıda.Karşımda boş bir sandalye.O kadar boş bir sandalye ki, bendeki yalnızlığa yıllar ekleyebilirdi.Hatta amatör bir senaryonun 12.sahnesinde bu görüntümle yer alsam, filmin adı kesinlikle yalnızlık olurdu.'Yalnızlık Efendi' Çünkü sandalye, zırt bırt yanımdan geçen garsona inat, efendiliğini bozmadan duruyordu.Neden sahne 12 bilmiyorum, masadaki adisyon kağıdının başında yazan seri numaralarından ilk iki sayıları olsa gerek.
Neler konuşacağımızı hiç bilmiyorum.Daha doğrusu o biliyor ben bilmiyorum.O bana hep gündelik konulardan bahsederdi ben de onu sonsuza dek dinlemek için, sürekli yeni harfler bulmak isterdim.Aslında o bana kızgın çöldeki kum teneleriydi, ben ona neydim onu da bilmiyordum.Ya da korktuğumdan bilmek istemiyordum.Ama nasıl yakışıyordu kelimeler ona.Saçlarına, gözlerine, şiir gibiydi.Şair olsa anlatamazdı, çıkamazdı işin içinden.Benim ona sevgimi anlatamadığım gibi şiiri yüzüne gözüne bulaştırırdı.Ama bilse ne olacaktı, gerçi onun için burdaydım.Belki de anlamıştır çoktan anlamıştır.Anlamasını da beklemek çok şey istemekti.Ama sevgi doğaçlama olmalıydı.Biz kimseye benzememeliydik.Bizimkisi insanlara göre kaybetmekte olsa, biz beraber kaybolsaydık.Her gün insanların öldüğü korkunç dünyada, yolda yürürken korkmadan yere de tükürebilseydik.Belki dünyaya tükürürdük ama bizim sevgimiz dünyayı güzelleştirmeye yetmeliydi.Dünya dediğin ne ki, sen ve ben.Biz güzelleşsek belki de dünya da güzelleşirdi.En azından yalan da olsa biz öyle görürdük.Şair belki anlatamazdı seni ama fuzuli der ki, Ger derse fuzuli güzellerde vefa var, Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.Şairler de biliyordu gerçeği.Bir yazar da,"Aşıklar kibirli olur" demiş şair. Sevdiklerini fethedilmiş bir kale gibi görmeye kalkarlar. Bense hayat boyu susmaya razıyım, o kibiri gözlerinde görmektense.O bunları bilmiyordu tabi, ama anlatınca anlarmıydı ki? O diyorum çünkü hiç adını sormamıştım.Gerek duymamıştım belkide.Çünkü sevginin adı bende hep Leyla'ydı zaten.Benim adım neydi onu görünce unuttum.Adım onun adının yanında olsaydı bilirdim bende adımı ve anlardım kim olduğumu.Belki bir gün açar bu ellerimdeki kelepçeyi diye düşündüm.Ama özgür olmak isteyen kim.Asıl özgürlük onun kalbinde yer etmekti.Çünkü orası bu dünyadan daha büyük bir yerdi.Benim istediğim, ellerimdeki kelepçenin birini söküp kendi eline takmasıydı.
İşte geldi o, masaların arasından oturduğum masaya yaklaşıyordu.Beyaz güneş gözlükleriyle başını biraz yukarı kaldırarak yürürken, saçları omuzlarına düşüyordu.Onu tasvir etmek istemedim içimden, ama şöyle söyliyim; masama yaklaştıkça bir masalın en heyecanlı yerinden çıkıp geldiği belliydi.En güzel haliyle, başka bir hali yoktu zaten.
Masaya oturur oturmaz selamlaştık.Biraz havadan sudan konuştu benimle.Heyecanla arkadaşlarından ordan burdan bahsederken bölmek istemedim, dinliyordum.Bana bakarken birden başını kaldırdı ve arkamdan geçen garsona sipariş vermek için öyle bir elini kaldırdı ki, ben kalkıp kendisine 'buyrun ne alırdınız demek istedim'
Çayları içtik, sıcak ve içtendi.Şimdi konuşmak istedim.Ama sonra bir vazgeçer gibi oldum. Kafamdaki cümlelerin sonunda duran kelimenin son harfine, domino etkisi yaratacak bir tekme atmak istiyordum.Bütün hayalleri yıkarcasına ilk cümleye kadar hepsini devirmek için. 'Asıl Ben' konuşmaya başladım.Ne olduysa ondan sonra oldu..
Ben ona 'senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay' dedim.O bana iş görüşmesine gelen bir adama bakar gibi 'senin için üzgünüm' dedi.'Ve hayatta olabilir böyle şeyler' dedi.Her tarafı yıkıp dağıtsa bu kadar olmazdı.Yıllarca uzaktan seyrettiğin karlı dağlardaki karın büyüyerek üzerime geldiğini düşündüm.Yüzüm üşüdü.Bu kadar önemli bir konuyu sanki ona çay değilde kahve mi içsek demişim gibi ondan karşılık almak, en acılı anlardı;anlaşılamamak. Sonra ben ona 'bir gün ellerini ellerimde bulsaydım, güzellik şahikası gülümserdi yüzüme' dedim.Anlamadı, ve masadan öyle bir kalkıp gitti ki; kendimi kül tablasının altındaki yarım artısı olan adisyon kağıdı gibi hissettim.Yuvarlanarak gelen kar topuna doğru koştum.Ben koştukça o küçüldü gözümde, sonra çarpıştık.Çok soğukla çok sıcak su içtikten sonra ağızda ağrı yapan diş gibi hissettim kendimi.Ve o giderken arkasından bakakaldım.'Bakakalma' kelimesindeki sadece iki k harflerinden nefret ettim.Bir daha kullanmak istemedim o kelimeyi.Önümdeki masaörtüsünden de nefret ettim.Yan masada duran bir tarafı ezilmiş sigara paketinden de ve adisyonun ilk iki seri numara sayısından da nefret ettim.Perşembelerden de.Bugün çarşambaydı ama ben perşembelerden nefret ettim.Çünkü yarın hiçbişeyin değişmediği bir güne uyanacaktım.
Ona keşke gitmeden deseydim, sen gelmeden biz daha iyiydik sen(in)le.Çünkü insan beklemeye o kadar alışır ki, neye kime umut beslediğini unutur.Artık kendine edindiği bu derde aşıktır kim bilir, Mecnun gibi.
Şairin de dediği gibi ; Bir derdim var, bin dermana değişmem.
Sonra sigaramı dolmuş kül tablasına basıp, 'iyi ki bugün de gelmedi' diyerek kalktım masadan.
Bir öğleden sonraydı.Aynı kafede sözleşmiştik.Tuhaf ve ne tesadüftü.Evet tesadüf, sözleşmek söz vermek yoktu hayatlarımızda.Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, kime nasıl bir sevgi beslediğimizden de haberimiz yoktu açıkçası.Adını koyamadığımız duygular bizden bağımsız sokaklarda cirit atıyordu.Mahallenin en yaramaz çocukları gibi yoldan geçen mazlum insanların umutlarını taşıdığı kâselere çarpıyordu.Anlaşılan olumsuz enerjiyle etrafa yıkım veriyorduk.
Ben erken gelmiştim kafeye.Oysa erken gelmekte geç gelmek kadar kötüdür.Çünkü vakti gelince harcayacağın enerjini yolda tüketmiş olursun.Sonrasına bir boşlukla devam edersin.Bir ilişkiye de erken başlamak, ilerde yaşanacak olan aşka haksızlıkmıydı? Zamanla biriktirilen aşk için takatimiz erkenden tükenirmiydi? Yoksa aşk mı bizi tüketirdi? Sahi biz mi sevgiye hakimdik?
Masada oturuyorum şimdi.Garson az evvel adisyonu açıp söylediğim çayı da not düştü kağıda.Karşımda boş bir sandalye.O kadar boş bir sandalye ki, bendeki yalnızlığa yıllar ekleyebilirdi.Hatta amatör bir senaryonun 12.sahnesinde bu görüntümle yer alsam, filmin adı kesinlikle yalnızlık olurdu.'Yalnızlık Efendi' Çünkü sandalye, zırt bırt yanımdan geçen garsona inat, efendiliğini bozmadan duruyordu.Neden sahne 12 bilmiyorum, masadaki adisyon kağıdının başında yazan seri numaralarından ilk iki sayıları olsa gerek.
Neler konuşacağımızı hiç bilmiyorum.Daha doğrusu o biliyor ben bilmiyorum.O bana hep gündelik konulardan bahsederdi ben de onu sonsuza dek dinlemek için, sürekli yeni harfler bulmak isterdim.Aslında o bana kızgın çöldeki kum teneleriydi, ben ona neydim onu da bilmiyordum.Ya da korktuğumdan bilmek istemiyordum.Ama nasıl yakışıyordu kelimeler ona.Saçlarına, gözlerine, şiir gibiydi.Şair olsa anlatamazdı, çıkamazdı işin içinden.Benim ona sevgimi anlatamadığım gibi şiiri yüzüne gözüne bulaştırırdı.Ama bilse ne olacaktı, gerçi onun için burdaydım.Belki de anlamıştır çoktan anlamıştır.Anlamasını da beklemek çok şey istemekti.Ama sevgi doğaçlama olmalıydı.Biz kimseye benzememeliydik.Bizimkisi insanlara göre kaybetmekte olsa, biz beraber kaybolsaydık.Her gün insanların öldüğü korkunç dünyada, yolda yürürken korkmadan yere de tükürebilseydik.Belki dünyaya tükürürdük ama bizim sevgimiz dünyayı güzelleştirmeye yetmeliydi.Dünya dediğin ne ki, sen ve ben.Biz güzelleşsek belki de dünya da güzelleşirdi.En azından yalan da olsa biz öyle görürdük.Şair belki anlatamazdı seni ama fuzuli der ki, Ger derse fuzuli güzellerde vefa var, Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.Şairler de biliyordu gerçeği.Bir yazar da,"Aşıklar kibirli olur" demiş şair. Sevdiklerini fethedilmiş bir kale gibi görmeye kalkarlar. Bense hayat boyu susmaya razıyım, o kibiri gözlerinde görmektense.O bunları bilmiyordu tabi, ama anlatınca anlarmıydı ki? O diyorum çünkü hiç adını sormamıştım.Gerek duymamıştım belkide.Çünkü sevginin adı bende hep Leyla'ydı zaten.Benim adım neydi onu görünce unuttum.Adım onun adının yanında olsaydı bilirdim bende adımı ve anlardım kim olduğumu.Belki bir gün açar bu ellerimdeki kelepçeyi diye düşündüm.Ama özgür olmak isteyen kim.Asıl özgürlük onun kalbinde yer etmekti.Çünkü orası bu dünyadan daha büyük bir yerdi.Benim istediğim, ellerimdeki kelepçenin birini söküp kendi eline takmasıydı.
İşte geldi o, masaların arasından oturduğum masaya yaklaşıyordu.Beyaz güneş gözlükleriyle başını biraz yukarı kaldırarak yürürken, saçları omuzlarına düşüyordu.Onu tasvir etmek istemedim içimden, ama şöyle söyliyim; masama yaklaştıkça bir masalın en heyecanlı yerinden çıkıp geldiği belliydi.En güzel haliyle, başka bir hali yoktu zaten.
Masaya oturur oturmaz selamlaştık.Biraz havadan sudan konuştu benimle.Heyecanla arkadaşlarından ordan burdan bahsederken bölmek istemedim, dinliyordum.Bana bakarken birden başını kaldırdı ve arkamdan geçen garsona sipariş vermek için öyle bir elini kaldırdı ki, ben kalkıp kendisine 'buyrun ne alırdınız demek istedim'
Çayları içtik, sıcak ve içtendi.Şimdi konuşmak istedim.Ama sonra bir vazgeçer gibi oldum. Kafamdaki cümlelerin sonunda duran kelimenin son harfine, domino etkisi yaratacak bir tekme atmak istiyordum.Bütün hayalleri yıkarcasına ilk cümleye kadar hepsini devirmek için. 'Asıl Ben' konuşmaya başladım.Ne olduysa ondan sonra oldu..
Ben ona 'senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay' dedim.O bana iş görüşmesine gelen bir adama bakar gibi 'senin için üzgünüm' dedi.'Ve hayatta olabilir böyle şeyler' dedi.Her tarafı yıkıp dağıtsa bu kadar olmazdı.Yıllarca uzaktan seyrettiğin karlı dağlardaki karın büyüyerek üzerime geldiğini düşündüm.Yüzüm üşüdü.Bu kadar önemli bir konuyu sanki ona çay değilde kahve mi içsek demişim gibi ondan karşılık almak, en acılı anlardı;anlaşılamamak. Sonra ben ona 'bir gün ellerini ellerimde bulsaydım, güzellik şahikası gülümserdi yüzüme' dedim.Anlamadı, ve masadan öyle bir kalkıp gitti ki; kendimi kül tablasının altındaki yarım artısı olan adisyon kağıdı gibi hissettim.Yuvarlanarak gelen kar topuna doğru koştum.Ben koştukça o küçüldü gözümde, sonra çarpıştık.Çok soğukla çok sıcak su içtikten sonra ağızda ağrı yapan diş gibi hissettim kendimi.Ve o giderken arkasından bakakaldım.'Bakakalma' kelimesindeki sadece iki k harflerinden nefret ettim.Bir daha kullanmak istemedim o kelimeyi.Önümdeki masaörtüsünden de nefret ettim.Yan masada duran bir tarafı ezilmiş sigara paketinden de ve adisyonun ilk iki seri numara sayısından da nefret ettim.Perşembelerden de.Bugün çarşambaydı ama ben perşembelerden nefret ettim.Çünkü yarın hiçbişeyin değişmediği bir güne uyanacaktım.
Ona keşke gitmeden deseydim, sen gelmeden biz daha iyiydik sen(in)le.Çünkü insan beklemeye o kadar alışır ki, neye kime umut beslediğini unutur.Artık kendine edindiği bu derde aşıktır kim bilir, Mecnun gibi.
Şairin de dediği gibi ; Bir derdim var, bin dermana değişmem.
Sonra sigaramı dolmuş kül tablasına basıp, 'iyi ki bugün de gelmedi' diyerek kalktım masadan.
8 Mart 2013 Cuma
Genç Senarist Burak Aksak'tan Bir Retro Klasiği
Babam öldüğünde Beşiktaş’ı bırakıp sigaraya başladım.
O zamanlar pembe panjurlu, siyah beyaz perdeleri olan evimizde “tüp” patlamamış, ortalık enkaz yerine dönmemişti henüz. Gerçi o zamanlar da beşiktaş demek, acı çekmek demekti benim için. Pazartesi günü okula gitmek istemeyişlerim de hep beşiktaş yüzündendi zaten. Pazar günü oynanacak derbi için, cuma günü istiklal marşından önce tokat atmasına iddiaya girilirdi. Pazartesi sabahları ne tokatlar yedim arkadaş. Ey üçüncü sınıftaki sıra arkadaşım Engin, anam babam öyle vurmadı lan bana, it. Bugün hala açıköğretim’den tek dersim kalmışsa bunun bir sorumlusu beşiktaş, diğer sorumlusu da sıra arkadaşım Engin’dir.
O zamanlar, insanların en fazla mahalle bakkalına borcu olurdu. Birbirlerinden borç istemeye çekinen adamlar vardı. En ufak dedikodu fırsatını bile kaçırmayan, terlikleri ayaklarından çok ellerine yakışan anneler vardı. Bir de mahallenin çocukları vardı. Bizim mahallede bir Recep vardı mesela. Aşağı mahalledeki çocuklar dövmüştü bunu da taşla sopayla kavgaya gitmiştik. Kanını yerde komamıştık Recep’in. ertesi hafta da ben dövmüştüm Recep’i. Dayak arsızı bir çocuktu zannımca. neyse…
Gün geçtikçe bankalar çoğaldı. Bankalar çoğaldıkça, bakkallar kapandı. Bakkala borcu olan insanlar, bankalara borçlanmaya başladı. Anneler gizli bir barış antlaşması imzalamış gibi indirdiler terliklerini. Mahallenin çocukları artık birer banka müşterisi olmuştu. Bununla beraber “beşiktaş’ın çocuğu” diye çağırılan topçular gitti, yerine “profesyonel futbolcu” diye bir şey geldi. Tokat atmasına girilen iddialar, büyük paraların döndüğü bir naneye dönüştü. E sonuçta hepimiz birer banka müşterisiyiz. Her şey para üzerinden dönmeli. Yoksa bırak futbolu, nefes alıyor olmanın bile bir anlamı yok onlar için. Onlar dediğim kişiler kimdir, tam olarak bilmiyorum ama düne kadar umurlarında bile olmadığım bankalar, bugün özel hayat sigortası yaptırmak için telefon açıp duruyorlar. Ama özel hayat sigortası da lazım tabi. Çünkü bugün dayak yesem, yarın kimse aşağı mahalleye gelmez benimle, elinde taşıyla sopasıyla.
Artık kimse ince bir sesle “feda” demeyecek. En fazla yıllık ücretinde indirime gidecektir. Böylesi bol sıfırlı bir dünyada Şeref Bey’in fedası da, Metin Oktay’ın tacı da, Lefter’in çubuklu forması da hepimize emanet. Bir daha gelmeyecek onlardan, sahip çıkmak gerek. Her şeye rağmen babamın beşiktaşlılığı da bana emanet tabi. Sanırım artık sigarayı bırakmak gerek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

