7 Mayıs 2014 Çarşamba

Herkes Kendi Çölünde

Çöl denilen yer, çaresizliğin bir simgesidir aslında. Gönlünde çöl taşıyanlarınsa çaresizlik paçalarından akar. 'Paçalarından Akmak' deyimi olmadı sanki ama buna yakın başka bir kelimeyede dökemedim içimi. İşte bazı düşüncelerin hakkı, getirdiği kelimeler ölçütündedir. Kaçabileğin bir tercih değildir bu. Tıpkı çölde hiçbir şeyden kaçamadığımız gibi. Çöle bir yağmur yağsa; ne tarafa kaçsan, yağmura koşmuş olursun. Öyle bir gündeyim ki, şimdi kaçasımda gelmiyo hiçbir yere. İçimde saygıdeğer bir yalnızlık hissi... Ama öyle biraz sonra geçip giden ve yerini kahkahalara bırakan cinsten değil. Her kavgada mağrur olan, yerini terketmeyip kendi ölümünü seyredebilecek cinsten. Bence hiçte abartmıyorum aziz okur. Çünkü önümde yürüyen bu simsiyah giyinmiş adamın elindeki silah her an patlayabilir.

Bana patlamasın da kime patlarsa patlasın diyebilme şansınız olmuyor bazen. 'Koskoca çölde, beni mi buldu' da diyemezsiniz. Çünkü zaten orası size ait bir yerdir. 'En iyisi mi kendi çölünde ölmek' diyerek, bu düşüncelerime biraz ara veriyorum. Çünkü susuzluktan ölmek üzereyim. Arkamdan gelen gölgem, canıma susadığımı anlayınca beni terk etti. Az önce koşarak gittiğini gördüm. Acaba ben kimin gölgesiydim. Sizin oralarda ikindi vakti esen rüzgarın çam ağacını okşaması diye bir şey varsa, onun gölgesi olabilirim. Saatlerdir yürüyor, hiç konuşmuyorduk. Sanki yürümek için doğmuş, ölmek için susuyorduk. Ama benden şanslıydı kara adam. Kendisi de benim gibi yalınayak yürüyordu. Ama sanki benim bastığım kumların daha sıcak olduğunu hissediyordum. Zaman zaman elindeki ipi çekiyor, bileklerimin birbilerine daha da yapışmasını sağlayarak beni tüm bu atmosfere, çölün inanılmaz sıcaklığına ve içine düşmüş olduğum çaresizliğe yaklaştırıyordu. Çöldeki çaresizlikten bahsederken, beynimin erimeye başladığını da hissediyordum. Kafamda dünyalar savaşı vardı sanki. Herkes yeniliyor. Herkes, yanarken verdiği mücadeleyle kendi ateşini körüklüyor. Yanmak için bir ateşe ihtiyaç yoktur zaten. Bu dünyada yeterince yandığımı düşünüyorum. Zaten asıl cehennem, hem bu dünyada hem de öbür dünyada yanmak değil midir? Neden hiç durmuyoruz ve yürüyoruz. Habire çektiği iplerden de sıkılmaya başladım. Yoksa ondan korktuğumu mu düşünüyor. Yaşamım boyunca 'ben nerdeyim'dediğim zamanlar çok oldu, ama her defasında nerde olduğumu biliyordum. Bu sefer sadece tek kelimeyle açıklaması olan bi yerdeydim; çöl! Bir an önce ne olacaksa oldundu artık. Yürümek ve parmak aralarındaki kum tanelerini saymaya çalışmak, güneşe kafa tutmaktan zordu. Güneşe kafa tutmak evet, yüzüne düşen sıcaklığı kesmek için güneşe bakmadan yürümek. Yoksa bu çöl sıcağında hayatımda hiç bu kadar bir bulut görmek istememiştim. Bir bulut görsem, su içmiş kadar sevinecektim. Oysa gökyüzünün öyle değişmeyen bir resmi vardı ki, adeta kendi ısısını koruyan bir fırındı sanki.Sıcaklık, terleme, susuzluk ve beraberinde gelen ölüm hissi. Ve saygıdeğer yalnızlık! Yine nereye sürükleniyordum kim bilir. Hayat insanın can damarlarından tutupta zorla kendine çekiyordu kişiyi. Çıkış yolu aramak ve nafile bir çabanın içine girmek, kendini kandırmaktan kaç adım ötedeydi? Daha ne kadar yürüyecektik ve ben daha ne kadar düşünecektim. Mahkumiyet, mahrumiyetle mukayyet olsa gerek.

Kolay kolay bayılmadığımı anladım. Zaten şimdiye kadar hiç bayılmamıştım ben. Ben bayılmam kesin ölürüm. Vücudum bunu bildiği için bir bayılma teşebbüsünde bulunmuyor olabilir. Ama böyle giderse yaşayan bir ölü olabilirim. Bu siyahlı adama beni ne zaman öldürürsün diye de sormak istemiyorum. İstiyorum bari ölüm kendiliğinden gelsin. O bari hayal kırıklığı yaşatmasın. Resmen ölümün eşiğinde sıkıntıdan patlıyorum. Aynı şeyleri düşünüpte aynı noktaya geldiğim bu kaçıncı sömestır, bilmiyorum. Sadece ayaklarımdaki kum taneleri artıyor ve terden parmaklarım perdeleniyor. Herşeyi baştan düşünmeye başlayıpta çölde aklımı oynatmak istemiyorum. Aklım başımdayken beni vurursa, hali hazırdaki düşüncelerime de ateş etmiş olur.Onlar da hakettikleri değeri bulamasada, devasa bir parçalanmayla sonsuza dek belki başka zihinlere sıçrayıp orada yaşlanacaklardı. Kendimi telkin etmek, hayatta kalma pahası safsatalarıyla uğraşmak yerine; karamsarlığın dibine vuruyordum. Bu çöl sıcağında bütün hücrelerim aklımı esir almıştı. Meğer hepsi can çekişiyormuş. Bıkmışlar mıdır benden. Oysa hiçbirini medeni bir çağa ayak uydurmaya bile çalışmamıştım. Kendi içinde özgürdü hepsi. Gerçekten insanması güç şeyler düşünerek, biraz sonra öleceğimi kime neye unutturmaya çalıştığımı bilmiyorum. Önümdeki siyahlıyla hiç konuşmadan yıllarca böyle devam mı edecektik. Sahi kaç senedir yürüyoruz? Sene diye bi kavram var mı buralarda? Hangi takvimin günüyüz, ya da hangi vaktin saatiyiz? Biçarelik denilen şey, tam da şimdi tezahür ediyor, vücud buluyordu bende. Artık herşeyin anlamını yitirmiş kısmından besleniyordum. Bayatlamış bir tat bıraktı ruhumda. Zehirlenmiş bir akla ve kurtarılması muhtemel olmayan bir zihne sahiptim. Siyahlının kafama yollayacağı her kurşun, geri sekmeyecekti. Çünkü tüm hücrelerim olacakları ağzı açık bekleyerek seyrediyordu.

Birden cam kenarına yasladığım kafamın cama vurmasıyla ilkildim.Yolda büyük bir tümsekten geçmiş olmalıydık.Her zaman böyle mi olurdu. İnsan ne zaman bir sahil boyu düşüncelerin derinliklerine dalsa, bir gök gürüldemesiyle o rüyadan uyanır mıydı. Sahi bütün bunlar rüya mıydı. Zaman ve mekan denilen bir iklimde, her yapılanın bir karşılığı başka bir gezegende nasıl tezahür ediyordu. Paralel bir evrene dikey geçiş mi yapmıştım yoksa. Bugün günlerden neydi. Dünyanın devamlı güncellendiğini düşünürsek, bu güne bir isim vermenin ne anlamı olabilirdi.Bu isimler ticari değil mi sanki. Aslında günler yaşanılan olayların değeriyle isimlendirilmeliydi. Çölde olmanın hangi güne denk geldiğinin ne önemi vardı. Gerçeklerin uydurulmaya inandırılmaya ihtiyacı yoktur. Yaşanılanların adını koyma telaşı içinde olduğumuz her vakit de yaşadığımız hayata dahildir.

'uzak dur benden' diye bağırdı genç kız. Otobüsten indiğimden beri adımlarımı izleyerek yürüdüğüm yoldan kaldırdım kafamı. Karşısında belki yıllardır tanıştığı gence bağırıyordu kız. Sokağın sonuna doğru ilerledikçe sesler azalmaya başladı. Onların çölü de tam buraya mı düşüyordu. Neyi paylaşamıyorlardı acaba. Hepimiz yalnız değil miydik bu şehirde. Milyonlarca insan hep bir ruh üzerinden yaşamıyor muydu. Doğru soruyu sorana dek yanlış cevapların etrafında dolaşıyordum. Kendi ölümünü kovalayan insanlardık. Zamanımız akıyordu. Akan zaman değil, çölde üzerine bastığımız kumlardı. Kum saatinden medet umamazdık. Çünkü bize, dökülerek zaman biçiyordu. Bazı kapılar vardır, açmak için belirli zamanın geçmesi gerekir.Bazı kapılarsa hiç açılmaz. Kendi zamanını bekler. Hiç bir takvime yada kum'a tabi değildir. Bazı kapıları açmak içinse doğru anahtarı bulmamız gerekir.

Şehrin gürültüsüne boyun eğen ağaçlar da kendinden emin, sağa sola sallıyorlardı başılarını. Tek bir saniyeye sığdırılan hayatlar vardı bu şehirde. Tam da şimdi bir anne çocuğuna pazar yerinde tokat attı, duyuyorum. Bir gazoz kapağı açıldı bakkalın önünde. Bir arabanın freni boşaldı. Bir çocuk ağlaması, dünyaya yeni gelen. Ölüm döşeğindeki adamın yanındakilerin miras kavgaları. Balkondan sokağa atılan çöp sesi. X-ray cihazından geçerken üzerinde metal eşya bulduğunu iddia eden makinadan çıkan kırmızı sirenli ses. Çalışma masasına dökülen kolanın kağıtları ıslatırken çıkardığı asitli ses. Dişlerini fırçalayan bir kadının arkadaki çürük dişleriyle cebelleşmesi. Masalara vurulan yumruk sesleri. Otel odalarındaki kahkaha sesleri. Sinema salonunda çaktırmadan öksürenler. Gecekondu evlerine yakın havalimanına inmek üzere yaklaşan uçağın, yuvasına tam oturmamış camları titretmesi. Merdivenleri hızla çıkan ayakların son basamağa gelince var gücüyle basma sesi. Öfkeyle çarpılan kapı sesleri. Sokağın ortasında bağıran çocuğun balkondaki annesine su salması için bağırması. Masar - le trio joubra'nın melodi sesi. Pardon o benim çalan telefonum olmalı...
Hepsi raks ediyor adeta. Hepsi bu dünyanın sesi. Oysa çöl dediğin mahsur kalınmış bir diyardır içimizde. Gidilecek bir yer dönülecek bir mekan değildir aslında.

Çöl, geriye kalandır. Düşünce ikliminde hissedilenlerin kervan yeridir. Orada ne su ne de serinlik vardır. Her ne kadar terletse de tatlı bir his bırakır bünyede. Herkesin, kendi kalbine vurduğu ilk balta darbesiyle çıkacak olan kum taneleridir; insanlıktır. Aynaların kumlu halidir. Bir ses de yoktur orada. Çıkan ses kendi iç sesimizdir. Check-in yapılamayan tek yerdir. Aklını yemişlerin dediğine göre ağızlarda iyi bir tat bırakır. Neyse eve geldim sanırım. Anahtarları almak için soktuğum cebimde, elime nemli bir taş geldi sanki. Ellerimi ceplerime sokup çıkardığımda ise ceplerimin kumla dolduğunu anladım. Parmaklarımın arasından yere dökülen kum tanelerini gördüğümde, son sözlerime şerh düşüyordum; Çöl, tüm kapıların anahtarıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder